Bu dünyaya gelen gitmek istemiyor. Ölümden ödü kopuyor.
Oysa dünyaya gelirken nasıl öd kopmadıysa, giderken de o korkuların olmaması gerekiyor.
Tam tersine ileri yaşlarda kronik hastalıklarla boğuşmak yerine, ölüm size denize atılmış bir can kurtaran simidi işlevini görüyor.
---
Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük fizikçisi ve bizim evrenle ilgili algılarımızı kökten değiştiren Albert Einstein ölümle ilgi olarak şu yorumu yapmıştı:
“Evrenin yasalarını düzenleyen bir üstün gücün varlığına inanıyorum. Ancak ölümden sonra hayata inanmıyorum. Zaten bana bir hayat yeter!”
1873-1914 yılları arasında yaşayan, Birinci Dünya Savaşı’nın daha ilk yılında 41 yaşında hayatını yitiren Charles Peguy, sosyalizm, Hristiyanlık (Katoliklik) ve vatanseverlik gibi kavramları eserlerinde harmanlamıştı. Şair, denemeci ve filozof olarak Fransız düşünce dünyasını derinden etkiledi.
O da ölüme farklı bir pencereden bakmıştı. “Ölüm hiç bir şeydir” adını verdiği denemesinde şöyle demişti:
“Ölüm hiç bir şey. Sadece bir odadan diğerine geçmek gibi bir şey…
Ben benim, siz sizsiniz.
Beni eskiden nasıl biliyorsanız, yine öyle bilin.
Öyle hüzünlü görünmeye kalkmayın.
Birlikte güldüğümüz zamanlardaki gibi gülün. Gülerken beni hatırlayın.
Dua edip etmemeniz pek önemli değil.
Evde adım eskisi gibi anılsın. Önüne arkasına hiçbir sözcük eklenmeden.
Hayat her zamanki anlamını taşıyor. Bağlar kopmadı.
Çok uzakta değilim. Sadece yan odadayım. Ya da yolun öte tarafında.”
---
Bir gün insanın hiç ölmemesi mümkün mü? Zamanın en eski çağlarından beri bu soru akılları kurcalıyor.
Bir gün ölümden kaçabilir miyiz?
Ölümsüz olabilir miyiz?
Bu soruya elbette yanıt yok. Bazıları teselli olarak ölümden sonraki hayata bel bağlıyorlar. Zaten bir çok din ve uygarlık da buna odaklanıyor.
Biyoloji ve binlerce yıldan beri yaşanmış deneyimler bize ebedi hayat olmadığını gösteriyor. Olsaydı 100 bin yaşındaki atalarımız aramızda dolaşacaklardı.
Asıl soru şu: Neden ebediyen yaşamıyoruz? Neden tüm organizmalar sonunda ölüyor?
Sorunun cevabı aslında çok kolay: Yaşlanmak. O süreç bizi doğal olarak ölüme götürüyor. Dokularımızı ve organlarımızı oluşturan hücreler yaşlanıyor, yıpranıyor, kendilerini yenilemekte güçlük çekiyor
Hücreler yenilenmeyince organların onarımı zorlaşıyor. Bu da işlevlerini zayıflatıyor, onun ardından en hayati görevlerini yapamaz hale getiriyor. Sonunda tüm organizma pes ediyor. Doktorların “Çoklu organ yetmezliği” dedikleri şey bu.
Büyüleyici bir paradoks: Canlıların ölümü dünyada yaşamın devamı için zorunlu. Kendinden sonrakilere yaşam alanı açmak için.
Kısaca canlılar ölümlü ama dünyada hayat ölümsüz.